Ara Menü
Ana Sayfa En Son Haberler Menü
ÖNE ÇIKANLAR

Anlam ekonomisi: Yapay zekâ çağında insanın yeni rolü

Yapay zekâ üretimi devralırken insanın asıl değeri anlam ve perspektif yaratmakta yatıyor

  • YAZI: DAN KOE | UYARLAYAN: FURKAN KILIÇASLAN
  • 7 Şubat 2026

Yapay zekânın yükselişiyle birlikte yaratıcı dünyada dolaşan temel soru artık şu: “Yapay zekâ beni işsiz bırakır mı?” Ancak bu soru, yüzeyde kaldığı ölçüde yanıltıcı. Asıl mesele, işin ortadan kalkması değil; anlamın nerede ve nasıl üretileceği. İlhamını düşünce yazarı ve yaratıcı ekonominin önemli isimlerinden Dan Koe’nun kapsamlı metninden alan bu yazı, bizi istihdam kaygısından çok daha derin bir krizin içine bakmaya davet ediyor: modern insanın anlam krizi.

Tarih boyunca insanlar çalıştı; ama her zaman bugünkü anlamıyla “iş” yapmadı. Üretmek, yaratmak, bir şeye katkı sunmak ve bunun karşılığında tanınmak, insan doğasının temel bir parçasıydı. Ne var ki sanayi devrimiyle birlikte çalışma, anlamdan koparıldı; verimlilik, hız ve ölçülebilir çıktı kutsallaştırıldı. İş, bir yaşam pratiği olmaktan çıkıp, hayatta kalma zorunluluğuna dönüştü.

Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, kültüreldi. Topluluklar çözüldü, zanaatkârın yerini mesaiye bağlı çalışan aldı, ruhani ve kolektif anlam çerçeveleri yerini mekanik bir dünya görüşüne bıraktı. İnsan, artık ne ürettiğiyle değil ne kadar ürettiğiyle tanımlanıyordu. İşin anlamı değil, çıktısı önemliydi. Bugün “iş” kelimesinin yorgunluk, yabancılaşma ve tükenmişlikle anılması tesadüf değil.

Yapay zekâ tam da bu noktada devreye giriyor. Endüstriyel ve bürokratik işlerin otomasyona devredilmesi, ilk bakışta bir tehdit gibi görünse de Dan Koe’ya göre bu, aslında uzun süredir kangren hâline gelmiş bir sistemin çözülmesi anlamına geliyor. Asıl risk, fabriksal emeğin değil; yaratıcı emeğin nasıl dönüşeceği.

Çünkü yapay zekâ, yalnızca üretimi hızlandırmakla kalmıyor; bolluk vaat ediyor. Daha az emekle daha çok çıktı mümkün hâle geliyor. Ancak bolluk arttıkça, paradoksal biçimde anlam azalıyor. İnsanların büyük bir kısmı, hayatındaki ilerleme hissini ve değer duygusunu belirli bir tür emek üzerinden kurmuş durumda. O emek ortadan kalktığında geriye kalan boşluk, sadece ekonomik değil, varoluşsal bir boşluk.

Bu noktada sıkça dile getirilen bir başka kaygı devreye giriyor: “Ölü internet.” Yapay zekâ alanı anlamsız içeriklerle, zihinsel çürümeyle ve vasat üretimlerle doldurmayacak mı? Evet, aslında tam olarak bunu yapıyor. Ama soru şu: Bu neden kötü olsun?

Herkesin alanı vasat içeriklerle doldurduğu bir ortamda, öne çıkmak hiç olmadığı kadar kolay değil mi? Yapay zekâ kaynaklı “slop” korkusunun büyük bölümü, dikkatin nasıl çalıştığına dair temel bir yanlış anlamadan besleniyor. Herkes bir şeyi anında yapabilir hâle geldiğinde, o şey de anında değersizleşiyor. Evet, herkes yapay zekâyla binlerce gönderi ya da onlarca metin üretebilir, algoritma piyangosunu oynamaya çalışabilir. Ama gerçekten kaç kez bu “slop” dediğimiz içeriklerin viral olduğunu görüyoruz? Ve eğer oluyorsa, bu hâlâ “slop” mudur?

Dan Koe, bu durumu tarihsel bir çerçeveye oturtuyor: Anlam önce “yukarıdan” geliyordu (tanrılar, krallar, gelenek), sonra “dışarıda” arandı (bilim, ilerleme, üretkenlik). Postmodern çağda ise her şey sorgulandı, parçalandı; anlam artık “hiçbir yerde” bulunamaz hâle geldi. Şimdi ise yeni bir aşamanın eşiğindeyiz: Anlamın “içeriden” inşa edilmesi gereken bir dönem.

Bu noktada yaratıcılar kilit bir rol üstleniyor. Çünkü yaratıcılar yalnızca içerik üretmez; anlam mimarlarıdır. Hikâyeler, imgeler, sesler ve deneyimler aracılığıyla toplumun kendini nasıl gördüğünü şekillendirirler. Eğer yapay zekâ çağında bu rol göz ardı edilirse, yalnızca işler değil; kolektif yön duygusu da çöker.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Kelimeleri sayfaya tek tek yazmak, bir tuvale fırça darbesi eklemek gibi manuel eylemler hâlâ anlamlıdır; çünkü her şeyi tek bir sohbet kutusuna indirgemek, kişisel dokunuş gerektiren işlerde özneyi devre dışı bırakır. Ancak bu beceriler, onları kullanan zihnin kendisinden daha önemli değildir.

Pazarlama, ikna, yazma, dijital sanat, programlama gibi beceriler elbette hâlâ değerlidir. Fakat en yüksek etkiyi yaratan insanlar artık bu becerileri “uygulayanlar” değil; daha üst bir seviyeden hareket edenlerdir. Yani teknik düzeyde değil, insani düzeyde çalışanlar.

Yazının önemli vurgularından biri, anlamın nasıl üretildiğiyle ilgili. Anlam, durağanlıktan değil; hareketten doğar. İlerleme hissi ve başkalarına katkı sunma duygusu, anlamın iki temel ayağıdır. Bu ikisi ise yaratıcı problem çözme, deney, risk ve paylaşım yoluyla ortaya çıkar. Kısacası: mücadele, merak ve tanınma anlamın motorlarıdır.

İşte tam bu yüzden, insanlar hızlı ve kusursuz hizmetleri makinelerden beklerken; hikâye, drama ve deneyim söz konusu olduğunda hâlâ insanlara yönelir. Hatalı ama gerçek bir performans, kusursuz ama ruhsuz bir simülasyondan daha değerlidir. Beş yıldızlı bir restorana ya da sahnedeki bir oyuna para ödememizin nedeni budur: Orada insan vardır, risk vardır, hikâye vardır.

Bu yaklaşım bizi “yaratıcı ekonomi” kavramına götürür; ancak Dan Koe’ya göre bu artık daha doğru bir ifadeyle anlam ekonomisidir. İnsanlar yalnızca ürün ya da bilgi değil, bir bakış açısı satın alır. Yapay zekânın içerik alanını “doldurması” bu yüzden bir felaket değil; tam tersine, ayırt edici insan perspektifinin değerini artıran bir gelişmedir.

Bir şey üretmiş olabilirsin. Önem verdiğin bir şey yaratmış olabilirsin. Ama yaratıcıların büyük bir kısmı burada duruyor.

Yazarlar, üreticiler, sanatçılar çoğu zaman şunu varsayıyor: Yazarsam, üretirsem, paylaşırsam insanlar bir şekilde bulur. Ya da metnin akıllıca, zeki ya da sofistike görünmesinin, fikirlerin takip edilmeye değer olduğunu otomatik olarak göstereceğini sanıyorlar. Oysa gerçek şu: İnsanlar, hayatlarına nasıl bir fayda sağladığını ikna edici biçimde anlatamadığın sürece umursamaz.

Kabileler hâlinde yaşadığımız dönemlerde herkesin bir rolü vardı. Gerekli olanı üretir, başkaları da bundan faydalanırdı. Bugün ise büyük ölçüde yalnızsın. Ürettiğinin yayılması için çaba göstermek zorundasın.

Dünyanın en iyi kitabına, ürününe, tablosuna ya da müziğine sahip olabilirsin; ama dikkat mekanizmalarını; yani pazarlamayı, satışı, sosyal medyayı ve reklamı anlamıyorsan kimse onu görmez. Ve kimse görmediği, anlamadığı bir şeye para ödemez. İşte bu yüzden sanat, iş dünyasıyla birleşmek zorundadır.

Yapay zekâ her şeyi kopyalayabilir; ama senin bakış açını, şu anki önceliklerini, yaşadıklarının sende bıraktığı izi kopyalayamaz. Koe’nun “Swap Test” olarak tanımladığı fikir burada belirleyici: Eğer bir üretimi, onu yapan kişiyle yer değiştirince değeri aynı kalıyorsa, o üretim otomasyona açıktır. Ama değer, yalnızca o kişinin varlığıyla anlam kazanıyorsa, işte orada insanın avantajı başlar.

Bu da bizi geleceğin becerilerine götürüyor. Artık mesele yalnızca yazmak, çizmek, üretmek değil; izin almadan harekete geçebilmek, neyin önemli olduğuna karar verebilmek, farklı perspektifleri bir arada tutabilmek ve insanları önemsemeye ikna edebilmek. Teknik beceriler soyutlanırken, bu insani katmanlar daha da kritik hâle geliyor.

Sonuç olarak, yapay zekâyı bir “son” olarak değil, bir ayıklayıcı olarak konumlandırmak önem kazanıyor. Verimsiz, ruhsuz ve anlamsız olanı silerken; insanı, en başından beri önemli olan şeye geri çağırıyor. Bolluk çağında kıt olan şey hâlâ aynı: anlam. Ve onu üretebilecek olan da, hâlâ insan.

Sonraki Sayfa
Yükleniyor...
Yükleniyor...